Sıradan Bir Gün

April 6, 2020

 

"COVID-19 günlerinde sağ kalma rehberi: basit hazlarınızdan utanmayın, Valhalla Murders izleyin, her şey bir oyunmuş gibi düşünün". Bir internet gazetesinde karşıma çıkan başlık bu. Slavoj Zizek karantina günlerinde zihinsel çöküş yaşamamak için yapılacakları söylemiş. Diyor ki: "Benim ilk kuralım, yüce manevi hakikatler peşinde koşmaktan vazgeçmek, varoluşumuzun temelindeki karanlıkla boğuşmayı şimdilik ertelemektir. Utanmadan sıkılmadan gündelik yaşamı devam ettiren basit alışkanlıklara kendimizi vermeliyiz."

 

Bunu okumak bana tam da anlam veremediğim bir rahatlama getirdi. Aklımın bir köşesinde uykuya yatırmaya çalıştığım sıradan insan hallerim harekete geçti. Yine de Zizek'e o sırada pek de prim vermedim. 

 

Birkaç gün sonra, gelgitli hislerimi açıklığa kavuşturacak süslü lafları içimde bulamadığımda, aslında herhangi bir şeye odaklanmanın ne kadar zor olduğunu fark ettim. O sırada, Beden Kayıt Tutar kitabının yazarı Bessel Van Del Kolk'un korona günlerine özel olarak yayınladığı bir videoya denk geldim. Videoda, bu dönemin bir pre-travmatik dönem olduğundan bahsediyor. Öngörülemezlik, hareketsizlik, güvensizlik, zaman mevhumunun kaybı ve başka bir çok şeyi getiren (ve götüren) bir süreç. Bu süreçte, öngörülemezlik durumuna karşı günlük basit rutinler oluşturmayı, zaman algısını yeniden kurmak ve odaklanmak için meditasyon ve nefes çalışmalarını, hareketsizlik için yoga ve tai chi gibi pratikleri öneriyor. Bunun yanı sıra, yoksunluğunu çektiğimiz sosyal ilişki bağlarının kurulması için birlikte şarkı söylemekten söz ediyor. "Hayatın ritimlerini yeniden bulmak" diyor. Senkronizasyon ve uyum.

 

Bu harika bir fikir, diye düşündüm. Birlikte şarkı söyleyebilsek, camdan cama seslenebilsek ne güzel olurdu! Bu heyecanım kısa sürdü. Kendimi bir türlü komşularımla birlikte balkonda şarkılar söylerken hayal edemedim. Hayal etseydim (hayalin hayali), herhalde balkonda tek başıma tedirgin bir neşelilik içinde "çemberimde gül oya" söylüyor olurdum ve komşularım dışarı bile çıkmadan camlarından bana garip garip bakarlardı. Gerçi geçenlerde karşı apartmanda Aysen'i görmüştüm, camdan cama konuşmuştuk, ekranların içinde değildik, canlıydık. Garipti ama iyi gelmişti. Sonra aklıma geçen sene bir gece, karşı apartmandaki komşumuzun kim bilir hangi haksızlığı kimsenin protesto etmeyişini protesto etmek için dışarı tek başına çıkması ve sokakta "korkaklar!" diye bağırması geldi. Aslında, gitar çalıp şarkı söylemek değil belki ama biz de ülkece tencere tava çalabilirdik, ışıkları bir dakika söndürüp yakabilirdik, bunlara aşinaydık. Hem bütün bunları ifade aracı yapan şey de zaten bunları birlikte yapıyor olmamız değil miydi? 

 

Sonuçta Bessel Van Del Kolk'un açıklamalarına bir başka gün dönmek üzere onu hayalimdeki balkonda bıraktım ve saatin ne kadar geç olduğuna hayıflanıp uyudum. Ertesi günüm Korona hakkında kaydadeğer tespitler yapmayarak geçti, daha ziyade günde birkaç kez annemleri görüntülü arayıp onlara online çocuk bakıcılığı yaptırırken kendi işlerimi halletmeye çalıştım. Taşınma işi ne olacaktı. İyi ki su arıtma taktırmıştık. Ekşi maya mı başlatsaydık. Sıradan sorular, balkonda bekleyen montlar ve torbalar, çocuğum koltuk tepesinde ve geçmekte olan bir başka gün. 

 

Aynı günün içinde bir başka an, tahminen Rüzgar uyuyup da kendimi kanepeye attığım bir an olabilir, şunu düşünüyordum. Tam anlamıyla, "hayatta kalmak" için kendi OHAL'imizi kendi kendimize ilan ettik, kendimizi eve kapattık. Tamam da, hayatta kalmak için elzem olan topluluk olma halinden uzaktayken insan kalmayı nasıl sürdüreceğiz? 

 

Bu düşünceler içinde gidip gelirken, Polyvagal Teori'yi ortaya koyan Stephen Porges'le yapılan bir sohbete denk geldim. Polyvagal Teori'ye göre, Otonom Sinir Sisteminin üçlü bir yapısı var. Bu yapı, evrimsel olarak en yeni olandan en eskiye hiyerarşik bir şekilde çalışıyor. En yeni olan Sosyal Sinir Sisteminin (Sosyal İlişkiler) etkisi altındayken güvende hissediyoruz, kendimizin ve başkalarının duyguları ve deneyimleriyle bağlantı kurabiliyoruz. Sosyal Sinir Sistemi, çevremizdekilerle göz teması kurabilmek, ses tonunu ayarlayabilmek, beden dilini, jest ve mimikleri duruma göre kullanmak gibi davranışları mümkün kılıyor. Yani, Sosyal Sinir Sistemi esasında bir "birlikte düzenlemeyi" (coregulation) içinde barındırıyor. Eğer sosyal ilişkilerimizi, bağlantı kurmamızı düzenleyen bu devre işe yaramıyorsa ya da şu an içinde bulunduğumuz karantina durumunda olduğu gibi sosyal ilişki için gereken koşullar yetersiz ise, daha eski devrelere sıra geliyor: Savaş, Kaç ve Don. Aynı evin içinde savaşma ve kaçma (kaçamama) tepkilerinin ne gibi sonuçlar verebileceğini bir düşünün. Bu açıdan "EvdeKal" mottosunun taşıdığı potansiyel şiddet de başka bir yazının konusu olsun.

 

Sonuç olarak Porges, sosyal ilişki kurmanın öneminden hareketle, sinir sistemimizin içinde bulunduğu ikileme dikkat çekiyor. Bir yandan yaşamı sürdürmek ve güvende olmak için evde kalıyoruz (kalabilecek kadar şanslıysak tabii). Ama aynı anda, güvende hissedebilmek için başkalarına ihtiyaç duyduğumuzdan, sistemimiz devamlı alarm veriyor, "bu işte bir terslik var" diyor. İki temel dürtü, birbiriyle çelişiyor. 

 

Porges'e göre, virüs kapmamanın/yaymamanın önceliğimiz olduğu tartışmasız. Ancak sinir sistemimizin ihtiyaçlarına, içimizde kıvranan bağlantı kurma talebine nasıl cevap verebileceğimize de bakmalıyız. Elimizdeki sanal araçlar, her ne kadar canlı kanlı bir sohbetin, yan yana, omuz omuza, diz dize durmanın yerini tutmayacaksa da hiç olmamasından iyidir. Hala sevdiklerimizle konuşabiliriz, onları uzaktan da olsa görebiliriz. Söyleyecek manalı bir sözümüz olsun diye değil, sadece iletişim kurmak için. İletişimin dilden bağımsız, ilkel yanıyla temas ederek. Biri üzgünken ona hak verecek, biri güldüğünde onunla beraber gülecek yerimiz olması için. 

 

Porges'le sohbetin sonunda, diğer konuşmacı (Serge Prengel), iletişim kurarken bir yandan da bunun, kendi sistemimizde ne olduğunu, ne hissettiğimizi fark etmek ve kabul etmek için de bir aracı olabileceğini söylüyor. "Ben olsam bir adım ileriye götürürdüm" diyor Porges. "o da karşımdaki insanın duygularını izlemek ve kabul etmek olurdu. Yani onlara ulaşıyorsun. Onların etrafına, bilinçlerine ve sinir sistemlerine... ve aslında diyorsun ki buradayım ve seninleyim."

 

Dün akşam, Zoom üzerinden verdiğim meditasyon dersinden sonra, bir noktada tesadüfen Hande, Sıla ve ben kaldık ekranda. Üç kutu, üç kafa, üç arka plan. Bir şeyler konuştuk, güldük, en sonunda bir yerde, içine kıvrılıp uyunabilecek gibi bir boş an oldu. Sanırım hiçbir şey demeden, "buradayım ve seninleyim" dediğimiz bir yerdi orası. 

 

Gerçekten, bu günlerde, duruma uygun ulvi sebepler bulmak; olanları bizi bir üst mertebeye çıkaracak olan aracılar olarak görmek; kendimizi bilinmezliğin acı sularına huşu içinde bırakmak zorunda mıyız? Ya da dahası, bu mümkün mü?

 

Sıradan insanlar olduğumuzu hatırlatacak küçük şeyleri görmek gerek. Öfkeli, üzgün ya da bitkin, umutlu, hayalci ya da sakin hisseden her türlü insan halimizin gerçek ve geçerli olduğunu anlamak için birbirimizi bulmamız gerek. Bir de bir gün balkondan birlikte şarkı söyleyebilmeyi hayal etmek. 

 

İşte sıradan bir günde, Zizek'le başlayan Korona günlerinde sıradanlığa övgü maceram böyle devam etti. 

 

Buyrun buradan:

 

Çemberimde gül oya
Gülmedim doya doya
Dertlere karıyorum
Günleri saya saya
Al beni kıyamam seni

 

Pempe gül idim soldum 
Ak güle ibret oldum 
Karşı karşı dururken
Yüzüne hasret kaldım
Al beni kıyamam seni

 

Please reload

Yazılar

May 8, 2020

Please reload

Arşiv

Please reload

Tags

Please reload

©2018 by Günebakan. Proudly created with Wix.com